Kadın olmak güzeldir

İçimizdeki muhteşem dişiyi sevebilmek üzerine:

Hepimizin içinde, kadınsak biraz erkek (bunu genelde maskülen enerji olarak adlandırıyoruz), ve bir erkeksek de biraz kadın var (bu da bizim sevgili feminen enerjimiz). Peki asıl bizleri bu maceraya getiren soru nedir diyeceksiniz, ben yine bu hafta sıkça karşıma çıkmış olan ve en önemlisi kendimle ilgili olan bir konuyu sizlerle birlikte yaşayıp görmek istiyorum; içimizdeki dişi.

‘Pınar çok sıradan oldu’ diye düşünenler olabilir, fakat ben yine de bu sıradan konunun daha derinlerine inmemiz, gerek kendimde gerekse çevremdeki kadınlarda sıkça gözlemlediğim “sözlere dökülmemiş” o küçücük yaşlarımızdan kalan öğretilerin baskısı ile çok derinlere itilmiş olan bazı inançlarımızı ve belki de şöyle adlandırmalıyız “kendimize inanmayışlarımızı” paylaşalım istiyorum.

İçimizdeki muhteşem dişi dedik, gelin hep birlikte birkaç soru ile öncelikle tanışalım. Evet şu an bu yazıyı okuyan sevgili kadınlar hepimizin içinde “kadın” olarak yaratılmamızdan kaynaklı muhteşem bir dişi var. Biz onunla bugün nasıl geçinmekteyiz hiç düşündünüz mü? Örneğin sabah uyandığınızda bugün ne yapmak istediğini, kendisine bakmasını, saçına fön çektirmesini, belki makyaj yapmasını, belki kimse görmeyecek olsa bile oldukça çekici iç çamaşırlar giymek istemesini veya sadece bir “kadın” gibi hissedebilmek için kırmızı oje sürebilmesini dinlediniz mi?

Gelin daha yakından bakalım, bu muhteşem dişi neleri ertelemek durumunda kalmaktadır? Örneğin bu ay çocukların okul taksidi olduğu için belki çok istediği bir bakıma gidememektedir, eşinin programı dolayısı ile kendisini yine ikinci plana atarak o çok istediği akşam yemeğini iptal etmeyi kabul etmektedir, tabii ki önceliği çocuklar ve eşi olduğu için kendine ayırdığı bütçesini bu yönde harcamaya devam etmektedir değil mi? Diğer bir anlatımla kırıldıkça kırılmakta, arkalara itildikçe daha da karanlıklara gömülmektedir…

Başka ne yaparız biz içimizdeki dişiyle? Örneğin, her zaman güçlü olması gerekir, üzülür, kahrolur, mahvolur ama yine de kimseler görmemelidir değil mi? Güçsüz olmasına da izin yoktur, yerlere yapışacak kadar acı çekmesine… Sonuçta annedir, eştir, koskocaman kadın olmuştur…

Dahası da vardır tabii ki, aldatılır örneğin. Ne yapması gerekir bu durumda, o muhteşem dişiliği işte “değersizliğin” son aşaması olarak karşılık görmektedir. Bizler ne yaparız o güzelim dişiyi alır, ihaneti kabul eder, sineye çeker, hiçbir şey olmamış gibi sanki ona saplanan bıçak yaralarından kan akmıyormuş gibi yaşamaya devam ederiz değil mi? Oldu bir kere denir, tekrar olmaz denir, çocuklarım için denir, katlanacağız ne yapalım bu yaştan sonra denir, huzursuzluk çıkmasın denir…

İşte bizler o güzel “her şey iyi olsun – kimse üzülmesin – tadımız bozulmasın – başkaları ne der gibi son derece bilgin düşüncelerimizle” içimizdeki dişiyi her gün yavaş yavaş ölüme terk ederiz, onu kırarak, hor görerek, onunla konuşmayarak, onu reddederek, onu ikinci plana atarak, onu kucaklamayarak ve en acısı da onu “kendimizden ayrı” düşünerek; içimizde bizim kalbimizin tam ortasında var olan bu muhteşem gücü kendimizden ayırarak…

Peki şimdi benim ellerimden tutmanızı istiyorum, gelin bakın ben o can-ım dişiliğim ile neler yapmışım, ona nasıl davranmışım; bir kere küçük yaşımda öğrendiğim ilk şey “kendine sahip çıkmak”, yani “dişi” gözükmemek, ilgi çekmemek, saklanmak ve mümkünse kadın olduğunu unutmak. Sonrası daha da ağır geliyor “kardeşine sahip çıkmak”, yani daha kadın olmayı tam sindirememişken annelik mertebesinde sorumluluk almak.

Üniversite yaşlarım geldiğinde ise gerçekten “dişi olma” konusunda son derece bastırılmış bir anlayış hakimdi, çünkü kendin gibi olursan kendine sahip çıkamazsın… İşte bu yüzden tüm ilişkilerimde “anne” rolü ile sonuçlanan bir akış, içinde dişi olmayan kadın olmayı silmiş bir anne anlayışı; son derece verici, şımarmayı bilmeyen, kadın olmayı bilmeyen ben… Tabii ki evlilikte aldatma olduğunda yerin altına gömdüğü bir dişilik, bu sefer “başkasına göre neden tercih edilmediği” sorunsalını da eklediğimizde, gelin sonuçlarını siz düşünün… Biraz iyileşip sevgiyi öğrendiğinde ise kendini sevilmeye layık görememek, çünkü “dişi” bile değil, güçlü olmak zorunda, duvarlarla örülmüş bir savunma bölgesi var, tekrar acı çekmemek için sınırları var….

Sevgili Cemal Süreya bakın içimizdeki tüm “dişiliği” bir erkek olarak nasıl güzel anlatıyor, bu olağanüstü dizeler bugün bu yazımı okuyan çok sevgili sizler için;

“Bir kadını ortadan ikiye böl; yarısı annedir, yarısı çocuk, yarısı sevgili, yarısı aşk…”



 


 

 
İLGİLİ HABERLER

Pozitif bir yaşam için 10 öneri

Ortalama bir insanın aklından günde yaklaşık 70.000 düşünce geçer! Aklınızdan geçen düşünceleri düşünmek için bir dakikanızı ayırın.